Merhum Hasan Saltık anlatıyor:“Yıl, 2000… Almanya’da sadece hemşerilerinin düğününe çıkan, Türkiye’ye kapalı, dargın bir ADAM… Harbiye Açıkhava konserinde kulisteyiz. Neşet heyecandan titriyor. Bir duble rakı vermeye yeltendim, istemedi…

– Hasan bizimkiler dışarıda mı, diye sordu. Sanıyor ki konsere sadece İstanbul’da yaşayan Kırşehirliler gelmiş.

– Abi yok, dedim.

– Senden bir ricam var. Bizimkiler bir ceplerinde konyak şişesi, bir ceplerinde tahta kaşıklar dışarıda bekliyorlardır. Garibanlar bilet alacak parayı bulamamışlardır. Benim paramdan kesin, garipleri içeri alın, dedi.

Kapının önüne bir çıktım. 80-100 kişilik bir grup, aynen dediği gibi, çimenlere oturuyor. Zaten konser de onlar içeriye girdikten sonra başladı esas…

Şener Şen’le, Arif Keskiner de oradaydı. Kırşehirliler kaşıklarla oynamaya başlayınca korumalar engellemeye çalıştı önce. Şener’le Arif korumaları devreden çıkarınca, Neşet’in de keyfi yerine geldi. İşte o konserle yeniden barıştı Türkiye’yle…

Bir yandan albümler, bir yandan Türkiye’nin her yerinden konser teklifleri. Buraya yerleşme kararı aldı en sonunda…

Bir gün bana, içinde yüklüce miktar para olan bir zarf getirdi.

– Biz böyle gördük, bunlar senin sayende oldu. Bunun içinde verdiğim konserler ve diğer gelirlerimin yüzde 25’i var, diyerek uzattı zarfı. Ben şoktayım. O andan sonra, “Bu temiz adama artık kimse yamuk yapamaz” dedim.

Kültür Bakanlığı 2003’de Kalan Müzik’in lisansını alıp kapattığında, beni ilk arayan O’ydu.

– Bağlamamı alıyorum, Başbakanlığın önüne geliyorum! Şirket açılana kadar türkü okuyacağım, diye tutturdu. Bir başlasa 2 – 3 gün çalabilecek güçte biri O. Zor ikna ettim…

Canı sıkılırdı, “Ben türkü okumak istiyorum, der, çat kapı gelirdi. Bense hemen ekibi toparladım: Uğur Yücel, Olgun Şimşek, Şener Şen, Cengiz Özkan…

Cengiz’den türkü dinlemeyi çok severdi, hastaydı O’na. Olgun’u ise saatlerce karşısına oturtup çalar, çalardı. Sırlarını da paylaşırdı. Travmatik bir hayatı olmuş. Yoksulluğu, erken kaybettiği annesini, babasıyla düğünlerde Pir Sultan’dan çaldıklarında yediği dayakları, yokluğu anlatırdı. Yobazın her türlüsünden nefret ederdi…

– Önemli olan İNSAN, yürek, derdi…

Kimseye yanaşmadı, bu yüzden de sahiplenilmedi. Ve gerçekten garibandı, hem maddi hem de manevi anlamda. Zaten parasının çoğunu da Kırşehirli hemşerilerine, abdallara, yoksullara harcar; onlara iş bulmak için çırpınırdı…

O sahiplenilmedi ama O’nun sahiplenme duygusu vardı. Hastaydı. Eylül başıydı. Hastane odasında oğlu Hüseyin, ben ve O vardık.

– Hasan bak, dedi.

– Biz seninle gardaştık. Şimdi sen Hüseyin’le gardaşsın, anladın sen onu! Hasan ve Hüseyin…

Son cümlesi de buydu bana…”

*****

Bozkırın tezenesi…

“İnsanın derdi ne kadar büyük olursa, gülüşü o kadar sıcak olurmuş. O dert güzelleştirirmiş onun yüreğini… Öyle derler, bizim buralarda. O derdin büyüklüğü; neye göre ölçülür, biçilir bilmem ben. Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi, anlıyorum ki derdi çok…”

Doğum günün kutlu olsun. Özledik be Usta! Gülüşünü özledik, kendine özgü deyiş’ini. Yüce gönlünden; diline, kalemine akıttığın, sazının teline nağme nağme vurduğun, türkülerinle avutuyoruz kendimizi…

Neşet Ertaş, 85 yaşında dostlar. Bozkırın tezenesi, son abdal, Anadolu toprağının mektepsiz profesörü, kendi ifadesi ile “Ayaklar türabı, gönüller hızmatçısı”, büyük halk ozanı…

Abdallık geleneğini 21. asra taşıdı Usta. Taşıdı ya: Neşet ERTAŞ’tan geriye ise gönüllere dokunan; nice bozlaklar, türküler kaldı…

Yıllarca çektiğin; acı, dert, gam, keder; yeterrr… Rahat uyu; huzurla, Sevgi’yle, özlemle, saygıyla…