Pts. Şub 6th, 2023

Benim Datçam Haber

Sizin İçin Değil Sizlerle Haber

Sylyia Plath / BAHA AKINER

Gün, Sylyia Plath dostlar… Amerika’nın Nilgün MARMARA’sı, şair ve yazar. Cevat ÇAPAN’ın Cambridge Üniversitesi’nden sınıf arkadaşı…

“Benim için, şimdi sonsuzdur; sonsuzsa durmadan değişir, akar, erir… Hayatsa şu andır… Geçip gittiğinde artık ölmüştür… Ama her yeni anda sil baştan başlayamazsın. Ölmüş olana göre yargılamak zorundasın. Tıpkı bir bataklık gibi daha en başından umutsuz…

Bir öykü, bir resim biraz merak uyandırabilir ama yeterince değil, yeterince değil. Şu andan başka hiçbir şey gerçek değil ama ben yüzyılların ağırlığı altında boğulduğumu hissediyorum…

Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi; bir zamanlar, yüzyıl önce bir kız yaşıyordu. Şimdiyse ölü… Ben şimdiyim ama biliyorum, ben de göçüp gideceğim. Zirvedeki o an, ani bir parıltı gelir ve seni alıp götürür, sonrası süregelen bataklık. Ama ben ölmek istemiyorum…” demişti bir yazısında ama 11 Şubat 1963’te, henüz 31 yaşındayken bu hayat O’na ağır geldi ve Londra’da, gaz fırınına başını sokmak suretiyle intihar etti…

Gün, Sylyia Plath dostlar…

Amerika’nın Nilgün MARMARA’sı, şair ve yazar. Cevat ÇAPAN’ın Cambridge Üniversitesi’nden sınıf arkadaşı…

En başından itibaren öfkeliydi ya hayata karşı. Babasına, yoksulluğuna, yapamadıklarına, yarım kalmışlıklarına, başlı başına yaşama. Bu öfkesi yazdırıyordu kendisini, şiirlerinin en büyük imgesi öfkesiydi…

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-17-52.jpeg

***

1932 de Boston’da doğdu.  Doğuştan yetenekli, çok disiplinli ve çalışkan bir öğrenciydi.  Smith College’indeyken başarı üstüne başarı elde ediyordu.  Katılıp da kazanmadığı şiir yarışması neredeyse yoktu. Cambridge Üniversitesi’ne ünlü roman yazarı Olive Higgins Prouty tarafından sağlanan burs sayesinde girdi. Burada İngiliz edebiyatı üzerinde yüksek lisansını aldı. Prouty; O’nun hem dostu, hem gözetmeniydi.  1953’de ‘Mademoiselle’ dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülü aldı.  Ödül olarak bu dergide bir ay konuk yazı işleri müdürlüğünde çalışacaktı…

1953 yılında, Harvard üniversitesi yaz okuluna yazarlık kursuna kabul edilmemesi O’nu ruhsal bunalıma itti.  Çeşitli elektroşok tedavilerinden sonra ilk intihar denemesini fazla dozda uyku hapı içerek, henüz 21 yaşındayken gerçekleştirdi. Çeşitli denemelerinden sonra bu isteğine 10 yıl sonra ulaşabilecekti…

Ruhsal çöküntüsüne ilişkin elektrik şokları içeren tedavisi bittikten sonra 1954’te; Smith College’e geri dönüp, daha önce kendisinden başka kimseye verilmemiş özel bir başarı belgesiyle mezun oldu. Artık hayata karşı daha yürekli ve daha sevecendi. Birkaç şiir ödülü aldı.  1955’te mezuniyetinden sonra Fullbright bursu kazanarak Cambridge’deki Newriham College’e geçti…

Cambridge’de hayatını tümüyle etkileyecek biriyle tanıştı. İngiliz şair Ted Hughes…

1956’da Dostoyevski’nin yapıtlarındaki ‘çift kişilik’ üzerine hazırladığı tezle mezun oldu.   Bu tezdeki başarısı ile okulun bütün ilgisini üzerine toplamıştı.  Edebiyat eleştirmenlerince tezinin konusu olan ‘gerçek’ ve ‘sahte’ sorunuyla ne denli boğuştuğunun göstergesi olarak yorumlandı…

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-18-10.jpeg

***

Sylvia, ailesinin ilk çocuğuydu.  Kardeşi Warren ile aralarında 2 yaş fark vardı. Babası Otto Plath, Boston Üniversitesi’nde hayvan bilimcisi ve Almanca öğretmeniydi. Ve çocuklarına karşı son derece katıydı.  Çocuklarıyla ilgilenmiyor, onlara zaman ayırmıyordu. Çocuklarının tek sevgi kaynağı anneleriydi.  Sylvia Plath’ın kelebek ömürlü kısa yaşamında annesine yazmış olduğu 300’e yakın mektup bunun en belirgin örneğidir…

Sylvia henüz 8 yaşındayken; babası, yaşadığı şeker hastalığından dolayı vefat eder. Bu ani ölüm karşısında anne Aurelia Plath, eşinin çalıştığı Boston Üniversitesi’nde steno ve sekreterlik dersleri vermeye başlar. Ailesinin geleceği için hiçbir planı bulunmayan babasının bu ani vefatı nedeniyle bu tarihten itibaren ailenin maddi sıkıntıları baş gösterir.

Sylvia için hayata öfkelenecek sebepler artmaktaydı. Babasına karşı hep bir öfke duydu. Hatta babası ile yaşadığı iletişimsizliğin izlerini,  1963 yılındaki intiharına dek hep içinde taşıdığı düşünülür…

Babasıyla yaşadığı bu çekişme Plath’ı; manik depresif, şizofren, içine kapanık, öfkeli, bezgin ve intihara yatkın bir duruma getirir. ‘Babacığım’ şiirinde babasını acımasız, kan dökücü, insanlıktan uzak SS subaylarıyla özdeşleştiren şair, kendisini de masumiyeti sembolize eden toplama kampına kapatılmış Yahudi bir kıza benzetir…

“Dikenli tellere takıldı kaldı.
Güçlükle konuşurdum,
Her Alman’ı sen sanırdım.
Hele o yüz kızartıcı dilin…”

Sylyia Plath’ın babasına duyduğu öfkenin boyutları oldukça korkutucudur.  Bu öfke yer yer karşılanılması zor bir intikam duygusuna dönüşür.  Bu duygunun baskınlığı Plath’in şiirlerinde cinayet işleme isteği formunda açığa çıkar:

“Babacığım öldürmek zorundayım seni…
Ben zaman bulamadan ölüverdin…”

Yaşamı boyunca babasına karşı beslediği öfke, Sylvia’nin intiharından önce yazdığı ve geniş yankılar uyandıran ‘Babacığım’ şiirinin son dizelerinde artık önü alınamaz bir hale gelir:

“Baba, baba, seni piç!
Artık seninle işim tamamen bitti…”

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-18-59.jpeg

***

1956’da Ted Hughes’la evlenir. Sylvia eşini öyle çok seviyor ve O’na öyle çok güveniyordu ki, O’nu putlaştırıyordu adeta. Her yazdığı şiirde beğenisini, onayını bekliyor ve şiirlerini O’na sunarken çok heyecanlanıyordu. Eşine olan sevgisini annesine yazdığı bir mektupta şöyle tarif ediyordu:

“…Hiçbir zaman olmadığım gibi şiir yazıyorum;  en iyilerini,  kendi içimde güçlüyüm ve dünyada benim dengim olabilecek bir adama âşığım…”

Oysa aralarında büyük bir rekabet olduğu kesindi.  Plath ve Hughes’ın şiir anlayışları tamamen birbirlerinden farklıydı.  Hughes akıllcı şiirler yazmak peşindeydi, Plath daha tutkulu ve duygusal şiirler yazmaktan yanaydı…

Hughes edebiyat alanında alkışlanırken, Plath’in öfkesi kınanıyordu.  Plath iki çocuk annesi biri gibi hanım hanımcık yazmıyordu, oysa Hughes tam cinsel kimliğine uygun, yani ‘adam gibi’ yazıyordu…

Ayrıca, Hughes, Sylvia Plath’in eşi olarak karısının tüm yayın haklarını elinde tutuyordu.  Hatta o’nun toplu şiirlerinin kapağına “Ted Hughes tarafından yayına hazırlanmış ve sunulmuştur” diye yazılmasına Sylvia Plath’in engel olmaması; Plath’ın, Hughes’ı gözünde ne derece büyüttüğünün bir göstergesiydi adeta…

1957 yılında Cambridge’deki çalışmalarını tamamladıktan sonra eşi Ted Hughes ile Amerika’ya döndü. Boston’da Robert Lowell’in verdiği şiir yazımı seminerine katıldı…

1957 – 1959 yılları arası ‘The Red Book’ (Çocuk Şiiri) ve ‘Johnny Panic’ ve  ‘In the Bible of Dreams’ adı altında öyküler yazdı…

1960’da, yayımlanır yayınlanmaz çok olumlu eleştiriler aldığı ilk şiir kitabı ‘The Colossus’u yayımladı…

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-19-26.jpeg

***

Ted Hughes ile olan evliliğinden iki çocuğu oldu. Evlilikleri iyi gitmiyordu. Eşiyle birlikteliğini; yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz bir süreç olarak niteleyecek kadar hem de…

Yaşamına eklenen bu yeni ve boyutları oldukça büyük düş kırıklığı Plath’ın ruhsal durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirir.  Plath’in dikkat çekecek kadar güzel bir kadın olmaması; güzellik konusundaki komplekslerinin, kocası Ted Hughes üzerinde bir baskı oluşturmasına neden olmuş ve Plath, kocasının yanındaki bütün kadınları potansiyel birer rakip olarak algılamıştır…

Bu korkunun izinden giden Sylvia, ev sahibi ile kocasının ilişkisini öğrenir ve bu bilgi Plath’ın ruhsal bunalımlarının artmasına yol açar…

Kendisini hapis hayatında yaşıyor olarak betimlediği ‘Sırça Fanus’ta kocasının bu sadakatsizliğine değindiği bölümler kocası tarafından sansüre uğrar ve kitaptan çıkarılır.  Bu noktadan sonra Plath yalnız bir kadındır ve ölüm arzusunu şiirlerinde yoğun olarak işler. Böylece şiddet Plath şiirinin ana imgesi oluverir.  Plath, kocasının da bulunduğu evini canlı canlı gömüldüğü bir mezara benzetir:

“Pek yakında, evet pek yakında!
Mezar cinimin yediği etim,
Gene üstümde olacak eve gittiğimde…”

Başka bir şiirinde ise Ted Hughes’ı, korumasız bir gemiye ya da koruması gereken bir gemiye saldırıda bulunan II. Dünya Savaşı Japon intihar uçaklarına benzetir:

“O ince,
Kâğıtsı duygu,
Sabotajcı,
Kamikaze adam…”

Sylvia aldatılan her kadın gibi Ted Hughes’a boşanma davası açar.  Mahkeme sürecinde edebiyat çevresindeki arkadaşları iki tarafı da bu kararlarından vazgeçirmek için arabuluculuk yaparlar.  Ted Hughes çocuklarının annesinden defalarca özür diler, ancak her bağışlama yeni bir aldatma ile sonuçlanır.  Hughes; Sylvia’dan vazgeçemediği kadar, Londra edebiyat çevrelerinde kendine hayranlık besleyen kadınlardan da vazgeçemez.  Bir süre sonra karı-koca ayrı evlerde yaşamaya başlarlar…

Bu arada Slyvia Plath’in şiirlerini okuyan bir basım evi sahibi bu şiirleri basar.  Bu şiirleri İngiltere’de olumlu karşılanır.  Ancak bu başarı bile Sylvia’yı intihardan kurtaramaz…

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-19-59.jpeg

***

11 Şubat 1963, Pazartesi, Primrose Hill, Londra, Birleşik Krallık…

Slyvia; iki çocuğunu yataklarına yatırır, gazdan etkilenmesinler diye pencerelerini açar. Üzerlerini açık bir nokta kalmayacak şekilde örter, kızı Freida’nin başucuna bir bardak süt bırakır ve kafasını mutfaktaki gaz fırınına sokarak intihar eder…

Yanı başına da doktor çağrılmasını isteyen bir not bırakır…

Ve şair ölür…

mü sandınız?

Gün, Slyvia Plath dostlar. Bayram sonrası; gün, Pazartesi görünümlü Perşembe… Hiç ölür mü koca şairler; yaşarlar şiirlerinde, dizelerinde…

whatsapp-image-2022-05-04-at-22-20-09.jpeg

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © All rights reserved. Sitemiz Realooks bilişim hizmetleri tarafından kurulmuştur.