Pts. Şub 6th, 2023

Benim Datçam Haber

Sizin İçin Değil Sizlerle Haber

Yeni Bir Şey Değil Ölüp Gitmek Bu Yaşamdan / BAHA AKINER

Bugün bir şair öldü dostlar. Hem öyle böyle bir şair değil. Dünya şiirinin en önemli temsilcilerinden. Rusya’nın 20. yüzyıldaki Vladimir Mayakovski ile iki önemli şairinden biri…

Bugün bir şair öldü dostlar. Hem öyle böyle bir şair değil. Dünya şiirinin en önemli temsilcilerinden. Rusya’nın 20. yüzyıldaki Vladimir Mayakovski ile iki önemli şairinden biri…

Nâzım’ın şiirlerinden oldukça etkilendiği ve sonrasında Mayakovski ile birlikte merdiven türü şiirlerine öykünerek şiir tekniği konusunda uluslararası boyutta oldukça gelişim gösterdiği, 1925 yılının 27 Aralık’ının 28 Aralık’a bağlandığı gece Noel için hastaneden çıkıp Moskova’daki İngiltere Oteli’nde dostu Mayakovski’ye mürekkep bulamadığı için bıçakla çizip akıttığı kanıyla son şiirini yazan, Can Yücel’in bu ölümün ardından Moskova’da;

“Bu şehirde ölmek yeni bir şey değil elbet.
Sanki yaşamak çok daha büyük bir marifet!”

dizeleriyle andığı Sergey Yesenin öldü 97 yıl önce bugün dostlar…

***

İstanbul Boğazı’na yolum düşmedi,
Soru açma bana sen oradan.
Gördüğüm tek deniz gözlerindir,
Mavi alevlerle yanan…

Varmadım kervanlarla Bağdat’a,
Olmadı satmaya kınam ve ipeğim,
Eğil o şirin boynunla,
İzin ver, dizlerinde dinleneyim…

Yoksa yine nice istesem de,
Senin hiç ilgilenmeyeceğin durum,
Rusya denen uzak ülkede
Benim ünlü, sevilen bir şair olduğum…

Armonikalar çınlıyor ruhumda,
Ay ışığında duyduğumsa köpek sesi.
İran kızı; istemez misin göstersem sana,
Uzak bir mavilikler ülkesi…

Buraya avareliğimden gelmedim,
Sen derinlerden çağırdın.
Açıldı boynumda kuğu ellerin,
İki kanat gibi beni sardın…

Geçirdiğim yaşantıya ilenmem,
Ama çoktan ararım yazgıda rahat.
Senin şu neşeli ülkenden
Eğlenceli bir şeyler anlat…

Söndür ruhumda armonika özlemini,
İçir canlı soluğunu iri gözlerin;
Ki ben o kuzeyli güzeli
Düşünmeyeyim, yanmayayım, ah etmeyeyim…

Ve gerçi Boğaz’a yolum düşmedi,
Sana bir şeyler uydurur anlatırım oradan.
Fark etmez deniz senin gözlerindir,
Mavi alevlerle yanan…

***

Sergey Aleksandrovich Yesenin; 3 Ekim 1895 tarihinde, Rusya’nın bugünkü adıyla “Yesenin” olarak bilinen Konstantinovo köyünde dünyaya geldi. Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Yesenin, henüz 9 yaşındayken şiir yazmaya başladı…

17 yaşında “Redaktör” olarak çalıştığı yayınevi tarafından Moskova’ya gönderildi. Bir süre sonra Moskova Devlet Üniversitesi’nde dışardan öğrenci olarak katılım sağladı ve 2 yıla yakın burada çalıştı…

1.Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda askere çağrıldı. O sıralarda Rusya’da büyük etkileri yaşanan Ekim Devrimi’nin daha iyi bir dünya var edeceği inancı onun devrimi desteklemesine neden oldu…

Şiirlerinde; Rusya’nın köylerini, doğasını, ölümü, yalnızlığı ve serzenişi işledi.

“Hiçbir zaman böylesine bir özenle,
Dinlememiştim akıllı evreni.
Ne güzel olurdu, suların pembeliğine
Devrilmek, şu söğütün dalları gibi…

Ne güzel olurdu, şu ot yığınına;
Gülümseyerek, şu ay gibi saman çiğnemek.
Nerdesin, nerdesin ey sessiz sevincim:
Her şeyi sevmek ve hiçbir şey istememek…”

Ekim Devrimi’ni desteklemesine rağmen belli bir süre sonra Bolşevizm’in kurallarını eleştirerek bunu şiirlerine yansıttı…

“Ben kendimi Ekime feda ederim ama
Şu bilinsin ki elimdeki altın sazımı asla…”

***

1918 yılının Eylül ayında, henüz 23 yaşındayken kendi yayınevini kurdu. 1921 yılının sonlarına doğru; ressam Gheorgi Yakulov’un kendi evinde verdiği partide karşılaştıklarında Isadora Duncan 44, Sergey Yesenin ise henüz 26 yaşındaydı…

Eros, ikisinin de kalplerine oklarını fırlattı…

Isadora Duncan; kariyerinin zirvesinde, yaptığı işlerden sıkılıp, kendine yeni ufuklar açacak işlerin peşinde. Sıradan tiyatro salonları yerine; katedrallerde, kiliselerde, tapınaklarda sahneye çıkıp dini cemaatin önünde dans etmek isteyen bir dünya sanatçısı…

Dansı kurumsallaştırmak için gittiği Moskova’da, Rusya’nın klâsik balede ulaşılabilecek en üst düzeye geldiğini fark eder. Dansı gerçek yaşama uzak, yabancı kimliğinden çıkarıp; yaşamın içine sokmaya çalışan Isadora, küçük yaştaki çocuklar için Moskova’da dans okulu kurar…

Bu hikâyenin diğer karakteri, şair, Rusya’nın Ryazan köyünde çiftçi bir ailede yetişen Sergey Yesenin ise 1918 yılında Moskova’ya taşınır ve Ekspresyonizm, Natüralizm, Fütürizm, Sürrealizm gibi akımlarla boğulan edebiyat dünyasına yeni bir soluk kazandırmayı düşünen; silindir şapkalı, renkli kravatları, yerlere kadar uzanan atkıları, kareli ceketleri, gemici kasketleri giyimleriyle ilgi çeken, Mayakovski’nin başını çektiği edebiyatçı dostlarıyla birlikte sanatta tek geçerli yasanın yaşamı resim tasvirleriyle görünür kılmak olduğunu iddia ederek resim tasvirini de şiirin en önemli unsuru olarak ortaya koyarlar…

1919 yılı başlarında İmajinistler olarak kuruluş manifestosunu yayımlarlar…

Isadora Duncan, dansı, yaşamının kaynağına oturturken; Sergey Yesenin, devrimi, Rus şiirine sokarak çağdaşları tarafından hayranlıkla karşılanırlar…

Dansın kraliçesi olarak bilinen ve “Dans, benim dinimdir…” diyen Isadora Duncan, Sergey Yesenin’le tanışana kadar evliliğe hep karşıdır…

Sergey Yesenin ise katı bir din eğitimiyle büyüdüğünden, birbirlerinden çok farklıdırlar aslında…

Aşk bu ya! Hep zıt kutupları çeker…

Önce Sergey’in sert tavırları etkiler Isadora’yı. Isadora’nın asi karakteri, hırçınlığı ve güzelliği de, Sergey’i…

Birbirleriyle vakit geçirdikçe, bir Aşk hikâyesi başlar kendiliğinden ve aralarındaki yaş farkını kapatırlar. Yaş farkı da neymiş? Kim ya da ne durabilir ki Aşk’ın karşısında?

whatsapp-image-2022-12-28-at-15-43-26.jpeg

***

Isadora Duncan, Sergey Yesenin’e duyduğu hayranlığı etrafındakilere şöyle anlatır: Bu, beklediğim yegâne kişidir. Bu, yaşam mutluluğumun son dirilişini borçlu olacağım büyük aşkımdır…”

Isadora’nın Sergey’e olan aşkını, hayranlığını göstermekten çekinmeyip her fırsatta dillendirmesi Sergey’in hoşuna gider. Bu sefer de; Isadora’nın rahat, uçuk tavırlarından etkilenir Yesenin…

Sergey’in gel-gitleri arasında geçen bir aşktır bu…

Doğup büyüdüğü yerlerdeki kadınlar gibi alçak gönüllü, dindar, yumuşak biriyle bir yaşam kurmak isterken; Isadora gibi istediğini elde etmek için bütün dişiliğini kullanan, vahşilik ve şefkat arasında gidip gelen birine âşık olmak etkiler Sergey’i…

Kimisinin başa çıkabildiği, kimisinin başa çıkamayıp derinlerinde boğulduğu ama her büyük şair gibi aforizmalarıyla birlikte yaşar Sergey de…

Kırılganlaşmanın yerini, sertleşme alır…

Arkadaşları arasında “Külhanbeyi” olarak bilinen Sergey’in başını döndüren bu aşk, zamanla yerini krizlere bırakır. Bir sabah şiir okuyup Isadora’ya aşkını ilan eden Sergey, ertesi gün O’nu evinden kovacak kadar değişmiştir artık…

Aslında değişim de değildir bu. Var olanın; özgüvenle birlikte, ortaya çıkmasıdır bir yerde…

Sergey Yesenin’in bu sert karakteri; Isadora’ya, “2 insan arasındaki tutkulu duygular, bir drama dönüşmediği takdirde bir şey ifade etmez” dedirtecek kadar hoşuna gider…

Hayatı boyunca evlilik kurumuna karşı olan Isadora Duncan, Sergey Yesenin’e karşı koyamaz ve evliliklerini Stalin’in politikalarına karşı Sergey’i Rusya’dan çıkarmak ya da Sergey’in Isadora’nın şöhretinden faydalanmak için yaptıkları iddia edilse de, 2 Mayıs 1922’de evlenirler…

Bir zaman sonra aralarındaki kültür ve yaş farkı sorun olmaya başlar. Döneminin yeniliklerini izleyen, modern bir kadın olan Isadora ile kadınlara karşı köy geleneklerine bağlılığını sürdürmeye çalışan Sergey için evlilik; sahip olma arzusu, güvensizlik ve kıskançlık üçgeninde çatırdar…

Sergey’in giderek artan alkol bağımlılığı, artık Isadora için ayrılık düşüncesinin filizlenmesine neden olur. Arkadaşına yazdığı bir mektupta derdini şöyle anlatır Isadora: O’nun için o kadar uzun saatler ağlayıp inlemiştim ki, sanki içimdeki tüm insani acıma yeteneğim tükenmişti…”

İçinde hâlâ yaşam enerjisi bulunduran Isadora; alkol bağımlılığına hastalık derecesindeki şüpheciliği de eklenince, dayanılmaz biri olan Sergey’e daha fazla tahammül edemez artık…

Ve ayrılırlar…

Bu ayrılığa dayanamayan ve kendini iyice alkole kaptıran Sergey, dostu Mayakovski’nin girişimleriyle bir süre akıl hastanesinde tedavi görür…

 

***

1925 yılının 27 Aralık gecesi, Noel için hastaneden çıkıp Moskova’da kaldığı İngiltere Oteli’nin odasında şiir yazmak ister Sergey YESENIN…

Mürekkep bulamaz…

Henüz 30 yaşında, bıçakla çizdiği kolundan akan kanla, dostu Mayakovski’ye son şiirini yazar. Ertesi sabah kahvaltı için otel görevlileri odaya girince; yere atılmış sigaralar, devrilmiş masa ve gece lambasıyla birlikte, Sergey Yesenin’i pencereye asılmış halde bulurlar…

Ve dostu Mayakovski’ye kanıyla yazdığı son şiirini:

“Hoşça kal dostum benim, hoşça kal artık!
Can dostum, seninle dolu göğsüm.
Çok önceden belirlenen bu ayrılık,
Buluşmayı vadediyor ilerde bir gün…

Hoşça kal dostum; el sıkışmadan, konuşmadan!
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz;
Yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan,
Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz…”

Moskova’da, Vagankovskoye Mezarlığı’nda yatar şimdi ebedi istirahatgâhında. Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © All rights reserved. Sitemiz Realooks bilişim hizmetleri tarafından kurulmuştur.